DİRENİŞİNDE BİR YAŞAM SAKLI

“Yolun en başını düşündün mü hiç?” Renan’ın sesi büyük salonda yankı uyandıracak türden yüksekti. “Geriye dönüp baktığında bir boşlukla karşılaştığında, eskiyi hatırlayamadığında, toz bulutunun ortasında yara almış bir yırtıcı gibi duran o tankı gördüğünde; hatta onunla yalnız kalacağını anladığında söyle bana ne düşündün?” Göğsü şiddetle inip kalkmaya başladı. “Güneyde kalan evin ışıklarının bir daha hiç yanmayacağını anlamadın mı hâlâ? Gözünü aç ve bak etrafına! Sen anlamamış olabilirsin kardeşim ama biz buna savaş diyoruz.” Gözlerini elinde tuttuğu piyes metninden çekti ve rol arkadaşının gözlerine baktı. Nefesleri düzgün, ses tonu daha dingindi şimdi. “Senin ak dediğin yedi yaşını doldurmamış olana karadır, zifirden göremez önündeki dev savaş oyuncağını.” Bir adım öne çıkarak işaret parmağını suçlar gibi uzattı. “Sen bu zulmü görene kadar güneş soğukça doğar, kurak topraklar uğursuz renge çalar, gök aydınlanır, henüz yedi yaşındayken savaşı matah bir şey sanır.” Boğazı o kadar yanıyordu ki her nefes aldığında ciğerlerine dolan hava bir diken misali batıyordu.

Karşısında olan arkadaşı kaşları oldukça çatık bir şekilde, nefes nefeseyken ona bakıyordu. Oynadıkları sahne provanın son çeyreğiydi, dakikalar sonra perdenin kapanması gerekiyordu ve oyunda elinde silahıyla savaşa gitmeye hazır biri vardı. Geriye kalan oyuncuların hepsi farklı toplumlarda yetişmiş birilerini canlandırıyorlardı ve bu sahnede hepsi tek tek onu vazgeçirmek için son repliklerini söylüyorlardı. Dekor gereği zemine fırlatılmış kurşunlar, uzun menzilli savaş tüfekleri, parçalanmış kıyafetler ve sıçramış kan lekeleri vardı. Oyunun amacı var olan çeşitlilikte yok etmeyi meziyet saymadan ortak paydada buluşmaktı ve metnin yazarı, aynı zamanda oyunun rejisörü Adnan Hocaları bunun bir tek barışla mümkün olabileceğini düşünen bir adamdı.

“Sen yaşam silah üzerine kurulu olsun diyenlerdensin.” diyen Fırat’ın sesi yükseldi. Sahnenin balkonundaydı ve Renan’ın gözleri ona kaydı. Sahnede beş kişilerdi; aslında hiçbiri kurmaca değildi, sadece hayalet seyircileri farkında değildi. “Bakacaksan bir çocuğun gözünden bakacaksın dünyaya,” diye devam etti. “Belki bir annenin yüreğinden, belki de bir babanın dik duruşundan. Namlunun ardından bakarsan olmaz o iş, göremezsin asıl kargaşayı.” Renan’ın zihni arkadaşının söylediği replikte takılı kalırken bir süre sonra takip etmeyi bıraktı. Düşünceleri kirli bir ihtimaller havuzunda onu sorguya çekerken sahnenin ortasında savunmasız hissetti. “Zihnini kendin yönet. Gözlerin senin açık yaran, kendini sakın ele verme.” Balkondan çıkıp aheste aheste merdiven basamaklarını indi. “Dilin yüksek kalibreli bir mermi görevinde, düşüncelerin öldürücü bir silah kuvvetinde. Düşüncelerini satma çünkü kolay kazanmadın. Dilini kullanmana gerek kalmasın hiçbir zaman, o mermileri şarjörde çürümeye terk edebilirsin.” Son basamakta durdu Fırat, nefeslendi ve bir başkaldırının baş faktörü gibi çenesini dik tuttu. “Savaşı kazanılmış bir hak gibi önüme çıkarma benim, ben sen ve senin gibilerinden değilim.”

Yazgı diye düşündü önce, sonra gayretin varlığı geldi aklına.

Arka çaprazda kalan Serra elinde oyuncak bir güvercinle adımlayarak tüfeğiyle dikilen arkadaşının etrafında daireler çizerek konuştu: “Paslı bir zincirin halkaları git gide savaş meydanının etrafını örerken, bembeyaz bir güvercin kanatlarını göğe çırparken, bir kadın direnişiyle beraber saçlarını keser gibi o zinciri kırabiliyorsa; senin bu korkak savaşın, insanın yüzüne bile bakamayacak kadar yüreksiz oluşun bu dünyayı sarsar mı sanıyordun?” Sesinde görünmeyen ama hissedilen bir öfke vardı. Sahnenin en ucuna oturup ayaklarını sallandırdı, oyun günü gerçek olacak olan güvercini kucağına yatırdı.

“Silahın bir demir parçası olacaksa ona güvenmemen gerektiğini de öğrenmelisin,” diye devam etti karanlıktan çıkan Yiğit. “Ruhu yoktur, yarı yolda bırakmaya meyillidir o yüzden.” Elinde bir avuç dolusu mermiyi serbest bıraktı, masif parkenin üzerinde pasif bir gürültü çıktı. Bir elini havaya kaldırıp işaret parmağını alnının köşesine yasladı. “Söylesene,” dedi esrarengiz bir sesle. “Asıl silahım burasıyken, senin silahın benim adalet terazimde beş para etmezken, kaç kalibre ediyor onların savaş mermisinde?”

Bir kurşun ateşlendi. Oyunun bir parçası olan bebek ağlama sesi perdenin ardından yükselirken gözlerini kapattı Renan. Ardı arkası kesilmeyen kurşun sesleri eklendi, sahne titredi, oyundan olan bir savaş bile tüylerini diken diken etmeye yetti. İçindeki ayaklanma duruldu onun yerine büyük bir isyan başladı. Avaz avaz haykırışlar insanlara ninni diye dinletiliyor, kanlı gösteriler ise kırmızı bir boyanın dansı diye resmediliyordu. Toprakta bir katliam, bir zulüm, bir azap vardı.

Toprağın altında barışın başlangıç ritmi vardı.

Sesler bir kuyunun dibine çekilirmişçesine boğularak yok oldu. Renan’ın çoktan ezberlediği replikler dudaklarından akıyordu. Gözleri avını yakalamadan önce bakan bir avcı gibi kısılırken tek kaşı havaya kalktı. “Şehrini kan kokusu sardı mı hiç?” Sesinde ölüm sessizliği vardı. “Alnında kurumuş kan lekesiyle uykuya daldın mı? Ellerin bir silahın mermisini okşadı mı yoksa bir çocuğun göğsüne saplama arzusuyla mı tutuştun?” Avına kilitlendi. “Söylesene, sen bu taşlaşmış yüreğini burjuva mahallesinde mi unuttun? Sahnedeydi. Sahnedeydi ve mutluydu. İstediği rolü üzerine giymiş, kendi benliği seyirci koltuğunda onu izliyordu. Her adım attıklarında gıcırdayan masif parke artık kulaklarını tırmalamıyordu. Kalın piyes metni ellerindeydi, zihni mazlum bir toplumun derinlerindeydi ve gözlerinin önünde soyut bir savaş ön gösterimdeydi.

Bir alkış sesi duydu. İrkilerek gözlerini açtığında Adnan Hoca’nın hafif bir tebessümle ayaklandığını gördü. “Çocuklar…” Sesi mest olmuş gibiydi. “Her tekrarda çok daha iyisi var oluyor.” Gözlüğünü çıkardı ve boynundan asılı ip sayesinde göğsünün üzerinde asılı kaldı. “Kimya yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor.” Ellerini beline yasladı. “Başkaldırı ve direniş,” dedi gözleri öğrencileri üzerinde dolanırken. “Bu iki güç tam şu an sahnede nefes alıyor.” Gözleri yorgunca sahneye uzanan Serra’ya kaydı. “Senin içinde Serra,” dedi kaşlarıyla işaret ederken. Perdeye yaslanana baktı. “Senin sırtında Yiğit.” Merdiven tarafına birkaç adım attı ümitli gözlerle. “Senin ufkunda Fırat.” Renan’ın yorgun gözleriyle kesişti gözleri. “Senin ise zihninde ve gözlerinde.” Ve durdu. Kolları koca bir dünyayı kucaklar gibi iki yana açıldı. “Barışın büyük adımları bugün yolu yarıladı.” Adnan Hoca oyunun getireceği sese ve gerçekliğe çok güveniyordu. Vermek istediği mesajı hakikatle, hakikatli insanlarla işleyecekti ve oyunun gücü yolunu bulacaktı. “Bugün bu kadar yeter,” dedi kollarını indirirken ve sandalyesine geri döndü. “Yarın dinlenin, birkaç prova daha alıp rollerinizi belirleyeceğim.”

Sahnede olan toparlanmayla beraber uğultu da yükselirken kenara yasladığı çantasına ilerledi Renan. Yüzünde uzaktan belli olan bir ifade yoktu, mistik ruhunun kepenkleri indirdiğini sadece kendisi anlayabiliyordu. Arkadaşları bir bir büyük salonu terk ederken piyes metnini çantasına koymadan ayaklandı. Omzundan düşen çantanın askısını düzeltirken kapıdan çıkmak üzereydi. “Renan.” Eli kapının kulpunda kaldı. Geriye dönüp ona seslenen hocasına baktığında tek kaşı sorguyla havaya kalktı. “Hocam?” dedi düzgün diksiyonuyla.

“Baş rol senin,” dedi Adnan Hoca sıradan bir şeyden bahseder gibi.

Kaşları yavaşça çatıldı. “Anlayamadım hocam,” dedi kafasını iki yana sallarken. “Ben…”

“Bunda karışık bir şey yok evlat,” dedi Adnan Hoca, not aldığı kağıtları dikdörtgen şeklindeki kahverengi deri çantasına yerleştirirken. Fermuarı çekti, Renan’ın yüzüne baktı. “Direnişin ilk adımını atan vefakâr kadın rolü senin.”

Tek kaşı kavislendi. “Ama neden?” diye sordu ısrarla.

Adnan Hoca Renan’ın gözlerine kilitlendi uzunca. “Biliyor musun Renan,” dedi kalçasını seyirci koltuğuna yaslarken. “Bu oyunu yazarken aklımda dönüp duran tek düşünce savaş ve ansızın yapılan bir saldırıydı.” Alt dudağını dişleri arasına alırken bakışları düşünürcesine yerdeydi. “Benim aklımda neden bunlar vardı diye düşündüm. Barış neredeydi? Onu el birliğiyle toprağa mı gömdük biz?” Alnının kenarını kaşıdı. “Ama düşündüklerimin aksine daha sakin ele aldım oyunu. Tane tane yazdım. Sanatın bile özgürce işlenemediği bir zamanda, sansürlere boyun eğmeyerek yol almaya gayret gösterdiğimiz bu dönemde ben bu soruları kendime sorarak bu oyunu yazdım. Korkmadım, yazdım.” Yaslandığı yerden doğruldu ve çantasını kavradı. “Role hazırlanırken zihninde şu yankılansın. ‘Esas yaşamın ne olduğunu unutsan ve kimsenin sana hatırlatmayacağıyla yüz yüze gelsen kalbine mıhlanan duygu ne olurdu?’ Bunun cevabını ararken role hazırlan olur mu? Ben korkmadan yazdım, öğrencim de korkmadan oynar.” Omzuna dokundu. “İnancım tam.”

“Hocam,” diyerek durdurdu. “Ya sorunun cevabını bulamazsam?” Anlık bir korku silsilesi çevreledi. “Ya barışı bulamazsam?..”

Adnan Hoca omuzunun üzerinden Renan’a bakarken şuhça gülümsedi. “Barış ne zamandan beri bulunan bir şey oldu Renan?” Kapıyı açtı. “Savaş melek yüzünü takınıp kapını çalacak; mercekten bakarsan kanarsın, kim o dersen yakalanırsın. Kapının ardında saklanıp onu oyalarken, sen barışa zemin hazırlayacaksın.”

Salondan çıktı.

search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close